Çıkıp iki oda bir salondan 25 Kasım’da sokaklara geliyoruz

Şimdi eskisinden daha güçlüyüz. Her itaatsizlik eylemimiz, her başkaldırımız, sokaklardaki her haykırışımız bizi daha da cüretkâr kılıyor. Tarih kadınların direnişlerini yazmaya devam ediyor

Aysun Gençtanır 15 Kasım 2020 MOR PUSULASAYI 4

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü’ne sayılı günler kaldı. 1960’lı yıllarda Dominik Cumhuriyeti’ni yöneten faşist diktatör Trujillo’ya karşı mücadelenin öncüsü olan üç kız kardeş Maria Mirabel, Minerva Mirabel, Patria Mirabel. Kod isimleri “Kelebekler” olan Mirabel Kardeşler’in öldürüldüğü gün 25 Kasım. Diktatörlüğe karşı direnen ve katledilen Mirabel Kardeşler bugün bütün dünyada şiddete karşı mücadele eden kadınların sesiyle yaşıyor. Ve o ses politik erkek şiddeti karşısında feminist direnişimizin simgelerine dönüşen kelebeklerin itaatsizliğiyle tüm dünyada yankılanıyor.

Geçmişten bugüne şiddet karşısında hissettiğimiz öfkeyi anlıyor, gözlerimizdeki kararlılığımızı görüyoruz. Yaşamımızdaki tüm zorluklara rağmen her yan yana geldiğimizde heyecanla sokaklarda olacağımız günü konuşuyoruz.  Evde, işyerinde, sokakta, okulda kendi kararımız, kendi isteklerimiz ve kendi irademizle yaşayacağımız bir hayata yer açmak için, erkek şiddetini feminist özsavunmayla alt etme pratiklerimizi anlatıyoruz ve bu ilhamı birbirimize yayıyoruz.

Bu yazımızda utanması olmayan adamlardan, erkekliğin türlü biçimleriyle karşımıza çıkan saldırganlardan, hadsiz Erdoğan’dan ya da onun İçişleri Bakanı’ndan bahsetmeye niyetli değiliz. Fakat hangi koşullar altında 25 Kasım’ı örgütlediğimizden bahsedelim. “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyerek barikatları zorladığımız ayların ardından İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması adına harekete geçtik. Bulunduğumuz alanlarda birbirimize İstanbul Sözleşmesi’ni anlatmaya başladık. Sözde emniyet teşkilatının gerçek yüzünü ortaya çıkardık. Pandemiyi gerekçe gösterip trans kadınları gözaltına aldığında ya da İstanbul Sözleşmesi’ne yapılan saldırılara karşı sokağa çıktığımızda kelepçeleri ellerine aldıklarında: Şiddet karşısında kazanımlarımızı sahiplenme hakkımızı engellerseniz siz de bu şiddet failliğinin bir parçası olursunuz. Bir işbirliği içerisine girerseniz diyerek yüzlerine haykırdık. Bir kent meydanında ya da YÖK önünde saldırı karşısında mor boyalarımız feminist özsavunmamız oldu, karşılarına dikildik. Sonuç olarak polisine, kocasına, AKP’sine, tek adamcıklara inat yaşasın hayat diyerek mücadelemize ve birbirimize sahip çıktık.

Hangi adam, hangi gerici tarikat, hangi polis eşit ve özgür kadınlar olarak yaşama arzumuzu erkek şiddetinin karantinasına alabilir ki? Hele ki o şiddeti bedenimizi, emeğimizi, cinselliğimizi denetim altına almak için bir araç olarak kullanılıyorsa.

İktidarın salgın ortamında kadınları, işçileri, çocukları, yaşlıları koruyacak önlemler almamasının sonuçlarını ağır yaşadık, yaşıyoruz. Kadınlarla erkekler arasındaki gelir eşitsizliği büyüdü. İlk işten çıkarılanlar kadınlar oldu. Evden çalışanlarımız bitmeyen bir mesainin içine girdi. Çocuğu olanlarımız hem öğretmen hem anne hem bakıcı olmak zorunda kaldı. Ev işleri kadınların cehennemi oldu. Sağlık sisteminin salgına göre düzenlenmesinde yaşanan aksaklıklar üreme ve cinsel sağlık hizmetlerine erişimimizi zorlaştırdı. Deprem anında ve sonrasında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derinliği bir kez daha görüldü. Etrafımız erkeklikle kuşatılmış gibi hissettik lakin tüm bunların yanında kadın dayanışması ile nefes aldık. Nasıl mı? Kurduğumuz WhatsApp gruplarında iş arayan kadın arkadaşımızın talebini yazarak yaygınlaştırdık. Mahallemizde yoksullaşmanın kadınlar açısından arttığını görünce “feminist gün”lerde buluştuk. Belediyeye bağlı sığınmaevi yok fark ettik o zaman bir sığınmaevi talebi ile İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması için dilekçeler yazarak imzalar topladık. Bedenimizi keşfetmek ve kendi sağlığımızı korumak adına sağlık atölyelerinde buluştuk.

Bir yıl içerisinde erkek şiddeti karşısında mücadelemizde çok fazla deneyim kazandık. Şimdi eskisinden daha güçlüyüz. Her itaatsizlik eylemimiz, her başkaldırımız, sokaklardaki her haykırışımız bizi daha da cüretkâr kılıyor. Tarih kadınların direnişlerini yazmaya devam ediyor. Bu kadın itaatsizliği; Polonya’da Anayasa Mahkemesi’nin kürtaja neredeyse tam yasaklama getiren kararını bozuyor. Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilmeyi tartışan iktidarı durduruyor. Saldırganlarının suratlarına bakarak cüretle “Tecavüzcü sensin” diyen kadınların Şili’de başlayan dansı enternasyonel bir dalga yaratabiliyor.

Mirabel Kardeşler’in direnişi hepimizin ortak öyküsü ve şimdi daha büyüğünü yazmaya hazırlanıyoruz. Hakkımızı istiyoruz ve almak için 25 Kasım’da sokaklara geliyoruz.

Etrafımızı kuşatan erkekliğin türlü biçimlerine karşı öfkemizi kuşanıp 25 Kasım’da sokaklara geliyoruz.

İpek Er’in, Nadira’nın, Sezay’ın, Şule’nin katledilen tüm kadınların isyanıyla 25 Kasım’da sokaklara geliyoruz.

Pandeminin yükünü sırtımıza yükleyen fırsatçı iktidara inat, erkek şiddetiyle yaşamımızı denetim altına almaya çalışanlara inat 25 Kasım’da sokaklara geliyoruz.

Çıkıp iki oda bir salondan,

Ateşli silahlar elimizde, Uma’nın kılıcı belimizde,

25 Kasım’da sokaklara geliyoruz. Çünkü birbirimizi eşit, özgür ve hayatta istiyoruz.

Sendika.Org'a Patreon'dan destek ol