“Ana akım medyadan medet ummayı bırakıp, kendi gerçekliğimizi yansıtalım”

Hepimizin gönüllü muhabir olma zamanı bence gelmiştir. Yaşadığımız, gördüğümüz, bildiğimiz gerçekleri kendi mecralarımıza taşımalıyız. Yurttaşlar olarak Ana Akım Medya'dan medet ummayı bırakırsak ancak bu şekilde kendi gerçekliğimizi yansıtabiliriz. Çünkü zaten tarafını açıkça ortaya koyan bir medya var karşımızda. Bu taraf kimin tarafı? Sermayenin gücün ve iktidarın tarafı. Bu ülkenin yoksul, emekçi sınıfı, işçileri, öğrencileri, kadınları ezilenleri kendi platformlarına daha çok sahip çıkmalı. Kendi içeriklerini oluşturmalı ve yayınlamalı

Duygu Şahlar 15 Kasım 2020 MEDYA / PODCASTSAYI 4

Bu yazı 5 Kasım 2020 tarihinde Sendika.Org Podcast kanalında yayımlanan “Ahmet Buğra Kalender ile Sendika.Org için yazdığı Ana akım medyanın hâl-i pür melâli başlıklı yazısı üzerine” başlıklı Duygu Şahlar söyleşisinden oluşturulmuştur

Yazının başlığında geçen bir ifade vardı onunla başlamak istiyorum, ana akım medyanın hali pür melali derken, üzünlü halden ziyade acıklı hal vurgusunu tercih ettiğini yazmıştın ana akım medyayı bu denli acıklı hale getiren temel unsur sence nedir? Baskı ortamı diyebilir miyiz?

Aslında bu sorunun cevabı uzun tarihsel bir sürece dayanıyor diyebiliriz Türkiye’deki haber ve gazetecilik çalışmalarının başladığı dönemden yani Babı-Ali gazeteciliğinden günümüze kadar pek çok tarihsel süreç yaşandı ve kendine has bir literatür de oluşturdu. Ama kavramı mevcut siyasi ortam üzerinden tartışacak olursak aslında tek seslileşen bir medya atmorferiyle karşı karşıyayız. Özellikle Gezi Parkı haziran isyanı sırasında Ana Akım Medya’nın aldığı konum bence bunun en büyük göstergesi. İnsanların TV kanallarının önünde haber meclisini protesto etmesi sık karşılaşılan bir durum değil. Haliyle geziden bu yana toplum nezlinde medyaya olan güven de epey değişmiş durumda.

Ana akım medyanın uzun süredir mottosu tarafsız gazetecilikti. Aslında bu tam olarak efsaneleşen bir kavram. Bilakis son süreçte bunu açıkça ifade etmeye başladıklarını düşünüyorum. Habertürk’te HDP’lilerin ekrana çıkarılmadığı bir programda sunucu Didem Aslan Yılmaz şöyle demişti; “Burası bir kamu televizyonu değil. Bu bir tercihtir.” Bu cümle bence Ana Akım Medyası’nın günümüzde geldiği konumu tamam anlamıyla özetliyor. Artık şunu söyleyebiliriz: Gazetecilik hakikatten uzaklaşarak kanaatlerin tercih edildiği bir duruma gelmiştir.

Evet aslında çok güzel bir noktaya dikkat çektin. Hakikatten daha çok kanaatler tercih ediliyor. Biz de bahsettiğin gibi Haziran İsyanı’ndan bu yana zaten Ana Akım medyanın hiçbir zaman tarafsız olmadığı artık ayyuka çıkmıştı. Sadece yalan söylemekle kalmadılar, algımızı bozup duygularımızı da sömürmeye başladılar. Belki de hep öyleydi ama son günlerde bu biraz ayyuka çıktı. Hatta birkaç gündür de özellikle çok ciddi bir şekilde protesto ediliyor. Sosyal medyada protesto edilen şey de şu.

Her ağızdan duyduğumuz mucize vurgusu, depremde enkazdan çıkarılan çocuklarla ilgili ya da yetişkinlerle ilgili. Hayatta kalanlarla ilgili bu tür çözcüklerin algıyı bozduğunu ve açıkçası esas gerçeğin üstünü örtmekte kullanıldığı aşikâr. Buradan aslında şuraya getirmeye çalışıyorum, bir izleyici ana akım medyanın hedefi olarak nasıl ayık kalacak ve bu bozulma halinden biraz da olsa uzak durmak mümkün müdür? Nasıl olacak bu iş?

Aslında burda Ana Akım Medya’nın özellikle kriz dönemlerinde daha çok sınıfta kaldığını gözlemliyoruz. Kriz dönemi ya da kriz haberciliği tam olarak ne? Kriz, beklenmeyen bir olay ya da ani gelişen bir durumun günlük hayatın aksamasına neden olan bir olay ya da olaylar dizisi şeklinde ifade edilebilir. Toplumsal olaylar, savaş, terör saldırısı, salgın hastalık, doğal afetler krizin birer örneği. Kriz haberciliği ise, işte bu tür durumlarda ortaya çıkan ve süreç içerisinde gazetecilerin aldığı enformasyonu kitlelere tüm yönüyle aktardığı bir habercilik türü. Habercilik her şeyden önce toplumsal sorumluluğu olan Ana Akım açısından da eleştirel yaklaşım açısından da böyle. Kriz dönemlerinde yapılan habercilik ise bu sorumluluğu daha fazla taşıyor çünkü insanların, doğru enformasyona olan ihtiyacı böyle zamanlarda hayat kurtarıcı bir niteliğe sahip.

Kriz dönemlerinde habercilerin işi sadece krizle ilgili süreci aktarmak değil, aynı zamanda bu krizin ortaya çıkışına neden olan faktörlerin masaya yatırmak, süreci tüm boyutlarıyla ele almak. Bence habercinin en önemli görevi. Çünkü gerçeği bütüncül bir şekilde kavramak elzemdir ve haber denilen olgu toplumsala ilişkin bütünlüğü ortaya koyan gerçeğin ta kendisi. Hal böyleyken yaşanılan kriz anının toplumda bıraktığı travmatik izler göz önünde bulundurmadan, ajitasyona ilişkin yapılan yayınlar süreci daha da kötüye götürüyor. Özellikle İzmir Depremi örneği bence bunun en büyük göstergesi. Buradaki gazetecilik pratiğine baktığınız zaman deprem sonrasında bölgeye gelen siyasetçilerin her haraketinin canlı bir şekilde yayınlandığını gördük. Şimdi deprem olayına ilişkin detaylar ve orda enkaz altındaki çalışmalar bir yandan sürerken bir yandan siyasetçilerin şov vari hareketlerinin ekranlara yansıtılması, sürecin başından itibaren sorunlu bir habercilik anlayışının geliştiğini gösteriyor.

Haberler sanki bir klip şeklinde yayınlandı. Defalarca şunu gördük, enkaz altından çıkarılan insanların, özellikle de çocukların görüntüleri başa sarılıp tekrar tekrar izleyicilerin karşısına getirildi. Burada izleyicinin sömürüldüğünü de düşünebiliriz. Çünkü gazeteci meydana gelen ölümlerin sorumluluğunu mu sorgulamalı yoksa bu görüntüleri yansıtarak izleyicilerde bir mucize havası mı oluşturmalı?

Diğer yandan ise enkaz altında çalışmalar devam ederken bir anda Van’da AKP’nin il kongresine gidiyoruz. Yüzün üzerinde insanın hayatını kaybettiği, binleri bulan bir yaralının olduğu bu deprem olayı iktidar partisinin Van’daki il kongresinin gölgesinde nasıl kalabilir?

Enkaz altında olan bir çocuğun mektubu okundu. Bunun habere ilişkin nasıl bir değeri var, nasıl bir değer ekseni var? Özel yaşamın ihlali tam olarak bu değil mi? Bir çocuğun enkaz altında ulaşılan mektubunun okunması izleyiciyi dramatize etmekten başka neye yarıyor? Dün, bugün Ana Akım Medya bir fiyaskoya imza attı. Enkaz altında çıkarılanların bilgisi geldiği halde, Amerika’daki seçimleri saatler boyunca biz canlı olarak takip ettik.

Buradaki etik sorumluluğu nereye koyacağız? İzleyiciye olan saygı nerede? İşte bu tür problemler bir dizi haline geldiğinde Ana Akım Medya’nın bence artık acınası bir hale büründüğünü söyleyebiliriz.

Son olarak insanların kafasını karıştıran diğer bir hususta depremin büyüklüğü meselesi? Baştan sona kadar 6,6 şeklinde verildi. AFAD’ın verisine göreydi bu. Ancak Kandilli Rasathanesi durumu 6,9, ABD ve Avrupa’daki ölümler 7,0 olarak verdi. Şimdi burada ilk başta kurumların farklı ölçüm tekniklerinden hareket ettiği öne sürülmüştü ama AFAD’ın çok sayıda yeni deprem kayıt cihazı aldığını ama bir kısmını kullanmadığını, kurulan istasyonların da basit olduğuna ilişkin çeşitli mecralarda yazılar yazılmıştı. Buna rağmen tek güvenilir kaynak AFAD olarak karşımıza çıkması ilginç bir husus.

Enformasyon ihtiyaç var, gerçek doğru bilgi ihtiyacı var ama bu daha çok sanki hikayeyi ortaya çıkarmak, o hikayeye bir duygu durumu yaratmak gibi kullanılıyor. Senin de anlattığın gibi ve bu söylediklerinden şöyle bir şey çıkarıyorum; habercilik aslında bir devrimciliktir çelişkileri ortaya çıkarır, altını çizer bazende altını oyar. Böyle diyebilir miyiz?

Kesinlikle çünkü gerçekler bizati devrimcidir. Ana Akım Medya’nın tarafsızlık durumu çökmüş bir efsaneye dayanıyor burada. Ana Akım Medya da aslında tam bir tarafın simgesi burada. Biz diğerleri olarak ne yapacağız? Önemli soru bu. Bütün bu sorunlar artık ana akım medyaya cevap aranacak sorunlar. Aslında bizim kendi kendimize çözebileceğimiz meseleler. Bu yüzden alternatif medyayı güçlendirmeye ihtiyacımız var. Biz okuyucular, yurttaşlar olarak manipüle edilmiş ve iktidardan yana taraflı bilgiyi artık kabul etmemeliyiz. Halkın haber alma hakını savunan platformları geliştirmeye yönelik olan ihtiyacımız her geçen gün artıyor. Özellikle kriz dönemlerinde bunu daha sık görüyoruz. O halde hepimizin gönüllü muhabir olma zamanı bence gelmiştir. Yaşadığımız, gördüğümüz, bildiğimiz gerçekleri kendi mecralarımıza taşımalıyız. Yurttaşlar olarak Ana Akım Medya’dan medet ummayı bırakırsak ancak bu şekilde kendi gerçekliğimizi yansıtabiliriz. Çünkü zaten tarafını açıkça ortaya koyan bir medya var karşımızda. Bu taraf kimin tarafı? Sermayenin gücün ve iktidarın tarafı. Bu ülkenin yoksul, emekçi sınıfı, işçileri, öğrencileri, kadınları ezilenleri kendi platformlarına daha çok sahip çıkmalı. Kendi içeriklerini oluşturmalı ve yayınlamalı. Yeni medya teknolojisi hem buna müsait hem de ekonomik bir alan. Bu yüzden bunu değerlendirmenin elzem olduğunu düşünüyorum.

Tam bu senin söylediğin şeyler üzerine bir soru daha soracaktım ama o sorunun cevabını da vermiş oldun. “Alternatif medya yaratma konusunda potansiyelimiz var mı, ucu görünen bir şeyler var mı?” diyecektim. Aslında bu kadar sömürünün olduğu bu kadar taraflı haberin yapıldığı bir durumda elbette bizim de yapabileceğimiz şeyler var. Bununla ilgili bu söylediklerinde birazda öneri çağrı niteliğinde olabilir belki.

Sendika.Org'a Patreon'dan destek ol